Bu ülkede yaşanan her kötü şartın faturasını yalnızca iktidara kesmek, gerçeğin yalnızca yarısını konuşmaktır.
Diğer yarısı ise daha ağır, daha sarsıcı ve daha utanç vericidir:
Türkiye'nin bugün sürüklendiği bu çöküşte muhalefetin payı inkâr edilemez ölçüde büyüktür.
Çünkü etkisiz bırakılmış bir muhalefet, güçlü bir iktidarın en büyük sigortasıdır.
Yıllardır tek bir siyasi partinin mutlak gücüne terk edilen bir ülkede demokrasi, sandık günü hatırlanan bir formaliteye indirgenmiştir.
Ekonomi sakat değil artık felçlidir; adalet topal değil, neredeyse yürüyemez hâldedir.
Tarım ve hayvancılık can çekişmekten öte, göz göre göre tasfiye edilmektedir.
Emekli, memur, işçi… Hepsi aynı çöküş düzeninin içine sıkışmış durumdadır.
Dakika dakika gelen zamlar karşısında halk yaşam mücadelesini bir maratona çevirmiştir; ama bu maratonda ne nefes alma molası vardır ne de bitiş çizgisi.
İnsanlar artık hayatta kalmayı başarı sayacak noktaya sürüklenmiştir.
İktidar cephesi ise bu tabloya karşı yalnızca sağır değil, aynı zamanda umursamazdır.
"Ben ne dersem o olur" anlayışı devlet aklının yerini gasp etmiş; liyakat yerini kör sadakate, planlama yerini keyfî kararlara bırakmıştır.
Yönetim anlayışı, hesap veren bir devlet olmaktan çıkıp hesap sorulamayan bir yapıya dönüşmüştür.
Vurdumduymazlık artık bir refleks değil, resmî bir yönetim biçimidir. Bu noktada iktidarın sorumluluğu tartışmasızdır ve ağırdır.
Ama asıl soru şudur:
Muhalefet bu enkazın neresindedir?
Üç-beş kırık dökük cümleyle, basın açıklaması rutiniyle, ezberlenmiş sloganlarla bu ülkenin kaybolan umudu geri gelmez.
Mikrofon önünde atılan cılız nutuklar, mutfakta kaynayan boş tencereleri doldurmaz.
Vatandaş artık "eleştiriyi" değil, çıkış yolunu duymak istiyor.
Sadece yanlışları sayan değil, doğruları cesaretle kuran, risk alan ve sorumluluk üstlenen bir muhalefet görmek istiyor.
Muhalefetin en büyük günahı, iktidarın yarattığı yıkımı kendi iç hesaplaşmalarıyla büyütmesidir.
Kişisel hırslar, parti içi entrikalar, bitmeyen liderlik hesapları…
Halkın sofrası boşken muhalefetin masası koltuk tartışmalarıyla doludur.
Bu yalnızca siyasi bir hata değil, toplumsal bir sorumsuzluktur.
Çünkü siyasette en ağır suç, umudu heba etmektir; beklentiyi oyalamak, halkı çaresizliğe mahkûm etmektir.
Sosyolojik olarak baktığımızda Türkiye derin bir yılgınlık evresine girmiştir.
İnsanlar yalnızca yoksul değil, tükenmiş ve kırgındır.
Bu kırgınlık sandığa küskünlük olarak dönmekte, demokrasiye olan inancı aşındırmaktadır.
Muhalefet bu gerçeği görmek zorundadır. İttifak artık bir tercih değil, mecburiyettir.
Bencillik değil feraset, kişisel hesap değil ortak akıl kazanmalıdır.
Parti çıkarı değil, ülkenin geleceği merkeze alınmalıdır.
Bu millet, birbirine benzeyen ama bir türlü yan yana gelemeyen muhalefet partilerinden bıkmıştır.
Halk kucaklanmak istiyor; ama vitrin sözleriyle değil, samimi ve kararlı bir duruşla.
Cesur bir birliktelik, net bir program ve sarsılmaz bir irade olmadan sandıktan zafer çıkmaz; çıksa bile kalıcı olmaz.
Bugün Türkiye'nin ihtiyacı olan şey yalnızca iktidarın değişmesi değildir; siyasetin dilinin, ahlakının ve cesaretinin değişmesidir.
Muhalefet bu sorumluluğu üstlenmek zorundadır; çünkü bu ülkenin insanı artık bahane değil çözüm, tartışma değil yön görmek istiyor.
Ve gerçek şu ki: Bu millet artık izleyen değil, hesap soran bir noktadadır.
Siyaset kurumu ya kendini toparlar ya da halkın sabrı, sandıkta ve sokakta yeni bir denge kurar.
Leyla Yıldız ATAHAN