"Bu hangi aklın, hangi vicdanın ürünüdür?" sorusu artık retorik değil, yakıcı bir zorunluluktur.
Türk siyasetinde uzun süredir birçok çelişki gördük; fakat Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli'nin, terör örgütü PKK'nın kurucusu Abdullah Öcalan'a "umut hakkı"ndan sonra bir de statü talep edilmesini gündeme taşıması, alışılmış siyasal manevraların çok ötesindedir.
Bu çıkış, yalnızca politik bir tercih değil; devlet felsefesiyle, anayasal düzenle ve milli hafızayla doğrudan çatışan bir tutumdur.
Bu mesele basit bir söylem tartışması değildir.
Türkiye Cumhuriyeti'nin varlık zemini üniter yapıya dayanır. Egemenlik tek ve bölünmezdir.
Ortak vatandaşlık bilinci, tek hukuk sistemi ve anayasal bütünlük bu yapının temel sütunlarıdır.
Terör eylemleriyle bu yapıyı hedef almış bir örgütün kurucusuna "statü" arayışı, kavramların altını boşaltmak demektir.
Devlet, kendisine silah doğrultan bir yapının liderini muhatap konumuna yükseltirse, bu yalnızca bir kişiye alan açmak değil; devlete yönelmiş silahlı kalkışmanın siyasal sonuç üretmesine kapı aralamaktır.
Burada en ağır yük ise şehitlerin omuzlarından çekilip siyasetin masasına bırakılmaktadır.
Bu ülkenin dağlarında, şehirlerinde, karakollarında, sınır hattında hayatını kaybeden binlerce asker ve polis, bir müzakere başlığı açılması için değil; Türkiye'nin bölünmez bütünlüğü için toprağa düştü.
Her biri bir ailenin evladıdır. Her biri yarım kalmış bir hayat, söndürülmüş bir ocaktır.
Şimdi onların fedakârlığı üzerinden yükselen devlet düzeni, o düzeni yıkmaya çalışan bir yapının liderine statü tartışması açıyorsa, burada ciddi bir ahlaki kırılma vardır.
Bu kırılma sadece sembolik değildir.
Siyasetin dili meşruiyet üretir.
Devlet katında dile getirilen her kavram, toplumun zihninde bir anlam inşa eder. "Statü" kelimesi, sıradan bir teknik ifade değildir; tanıma, kabul etme ve konum verme anlamı taşır.
Bu, terörle mücadelede yıllardır verilen mesajın tersine bir çerçeve oluşturur.
Terörle mücadele ederken bir yandan da o terörün kurucu figürüne siyasal zemin aramak, devlet aklının tutarlılığına gölge düşürür.
Üstelik mesele yalnızca güvenlik boyutuyla sınırlı değildir.
Toplumsal psikoloji de bu süreçten etkilenir. Şehit ailelerinin, gazilerin ve yıllarca terör tehdidi altında yaşamış bölgelerin hafızasında bu tür açıklamalar derin bir sarsıntı yaratır.
Devletin adalet duygusuna duyulan güven, böylesi adımlarla aşınır. Çünkü adalet sadece mahkeme salonlarında değil, devletin siyasal reflekslerinde de görünür olmalıdır.
Bahçeli'nin çıkışı, milliyetçi söylem ile pratik arasındaki uçurumu da görünür kılmıştır.
Yıllarca "vatanın bölünmez bütünlüğü" vurgusuyla siyaset yapan bir çizginin, bugün terör örgütü liderine statü arayışını dillendirmesi, seçmen nezdinde ciddi bir zihinsel çelişki doğurmaktadır.
Siyaset elbette değişebilir; ancak değişim, temel ilkeleri inkâr eden bir savrulmaya dönüştüğünde, güven krizi kaçınılmaz olur.
Devletin bekası kavramı, sadece dış tehditlere karşı direnç göstermek anlamına gelmez.
Aynı zamanda kendi içinde tutarlı, adil ve ilkesel bir çizgi korumak demektir.
Eğer devlet, silahlı kalkışmanın liderine siyasal bir pozisyon tartışması açıyorsa, bu durum terörle mücadelede verilen mesajları zayıflatır.
Güvenlik politikalarının caydırıcılığı, söylem düzeyinde bile olsa, aşındırılmış olur.
Bu tartışma, hukuki zeminde "umut hakkı" gibi kavramlarla meşrulaştırılmaya çalışılsa da, mesele teknik bir hukuk yorumundan ibaret değildir.
Hukuk devleti, terör eylemlerinin ağırlığını ve toplumsal sonuçlarını yok sayarak işletilemez.
Hukuk ile adalet arasındaki mesafe açıldığında, toplumsal rıza da zedelenir.
En temel soru hâlâ ortadadır:
Bu adım kime ne kazandıracaktır?
Şehit ailelerine mi?
Terör mağdurlarına mı?
Yoksa silahlı bir geçmişi olan yapının siyasal alandaki iddiasına mı?
Milletin geniş kesimleri için bu tartışma, teknik bir reform değil; onur meselesidir.
Devlet, vatandaşının can güvenliğini sağlayamadığında eleştirilir; ama terörün kurucu figürüne siyasal alan aradığında sorgulanır.
Çünkü burada mesele güvenlikten öte, değerler sistemidir.
Hiç kimse, şehitlerin fedakârlığını siyasal hesaplara malzeme yapma hakkına sahip değildir.
Hiçbir siyasi lider, milletin ortak hafızasını zorlayarak yeni bir meşruiyet çerçevesi inşa edemez.
Devlet, terörle arasına kalın bir çizgi çeker; o çizgiyi inceltmek, yalnızca bugünü değil, yarının güven duygusunu da riske atar.
Bu ülkenin insanları her şeyi görüyor.
Kavramların nasıl yer değiştirdiğini, ilkelerin nasıl esnetildiğini, sözlerin nasıl yön değiştirdiğini fark ediyor.
Ve en önemlisi, şehitlerin hatırasının nerede durduğunu da biliyor.
Milletin vicdanı, siyasetin manevralarından daha güçlüdür.
O vicdan, kimin hangi çizgide durduğunu not eder.
LEYLA YILDIZ ATAHAN