Bir bayrak yalnızca bir kumaş değildir.
Bayrak; bir milletin kanla yazılmış hafızasıdır, toprağa düşen evlatlarının suskun yemini, devlet olma iradesinin sembolüdür.
Bayrak; namustur, şereftir, onurdur.
Ona uzanan el, doğrudan milletin varlığına uzanmıştır.
Mardin Nusaybin'de yaşanan hadise, basit bir "protesto" ya da "taşkınlık" değildir.
Bu, devletin egemenliğine, milletin onuruna ve hukukun temel sütunlarına yönelmiş açık bir meydan okumadır.
Halkı kışkırtarak güvenlik güçlerine saldıran, sınırı geçip Türk bayrağını indiren ve terör örgütleri PKK/SDG lehine slogan atanlar, yalnızca bir suça değil; bir ihanet fiiline imza atmıştır.
Bu olay, sosyolojik olarak devlet otoritesinin bilinçli biçimde test edilmesi; ideolojik olarak Türkiye Cumhuriyeti'nin üniter yapısına yönelmiş bir saldırı; hukuki olarak ise açık ve tartışmasız bir anayasal suçtur.
Burada artık kavramları eğip bükmenin, kelimeleri yumuşatmanın anlamı yoktur.
Terörizm, hukuk dışı hareket edenlerin adıdır.
Hukuku tanımayanla, hukukun diliyle "müzakere" etmeye kalkışmak gaflet değilse nedir?
Hele ki bu terör yapıları, açık biçimde dış güçler tarafından besleniyor, korunuyor ve meşrulaştırılmaya çalışılıyorsa…
Bugün Türkiye'de yaşanan tam olarak budur.
Terörizme elinizi uzatırsanız, kolunuzu kurtaramazsınız.
Nusaybin'de, Diyarbakır'da ve başka şehirlerde SDG bahanesiyle düzenlenen gösterilerde bayrağın indirilmesi ve çiğnenmesi, bu yanlış politikanın kaçınılmaz sonucudur.
Bu bir ilk değil; ama her seferinde "kontrollü tolerans" adı altında geçiştirilen her olay, bir sonrakini daha pervasız kılmıştır.
Sonuç yine hüsrandır.
Buradan açık ve net konuşmak gerekir:
Türkiye'yi yönetenlere sesleniyorum:
O bayrağı indiren kişiler derhal tespit edilmeli, gözaltına alınmalı ve Türk Ceza Kanunu'nun öngördüğü en ağır yaptırımlarla yargı önüne çıkarılmalıdır.
Bu bir intikam çağrısı değil, hukukun gereğidir.
Devlet, sembollerini koruyamadığı gün çözülmeye başlar.
Bugün yaşananlar münferit değildir.
Terör, artık yalnızca dağda değil; söylemle, sokakta ve daha vahimi Meclis koridorlarında dolaşmaktadır.
Türkiye Büyük Millet Meclisi çatısı altında, bu devleti tehdit eden bir dilin normalleştirilmesi, beka sorununun ta kendisidir.
Bu, ideolojik körlükle "siyaset" diye pazarlanamaz.
Türkiye büyük bir devlettir.
Büyük devletler teröristle masaya oturmaz.
Terörist ancak teslim olur.
ABD olsa oturur mu? Fransa, İngiltere, Almanya kendi bayrağına uzanan ele "ifade özgürlüğü" mü der? Hayır.
Devlet refleksi denen şey tam da burada devreye girer.
Bir soru hâlâ ortada duruyor:
"Hani PKK silah bırakacaktı?"
Peki neredeler şimdi?
İşte cevap Nusaybin'de, indirilen bayraktadır.
İşte cevap, sokakta terör propagandası yapan kalabalıklardır.
İşte cevap, devletin sabrını zafiyet sanan pervasızlıktır.
Bu ülke sabırla ayakta kalmadı; kararlılıkla ayakta kaldı.
Devlet olmak, bazen konuşmak değil; gerektiğinde susarak ama hukukla ve güçle hareket etmektir.
Aksi hâlde bugün bayrağa uzanan el, yarın toprağa uzanır.
Buna izin verenler ise tarihe "seyredenler" olarak geçer.
Ve bilinmelidir ki ne tarih nede toplum , seyredenleri asla affetmez.
Leyla Yıldız ATAHAN