23 Mart 1972…
Bir imzanın mürekkebi kururken, aslında bir dönemin vicdanı da sınanıyordu.
Cevdet Sunay'ın önüne gelen dosya yalnızca üç genç insanın kaderi değildi; o dosya, devlet ile fikir arasındaki kadim çatışmanın belgesiydi.
O üç isim — Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan — yalnızca birey değildi; bir kuşağın itirazının, öfkesinin, hayalinin sembolüne dönüşmüştü.
Bu olayın siyasi yönü, aslında devletlerin refleksini gösterir:
İktidarlar çoğu zaman silahlı tehditten değil, düşünceden korkar. Çünkü düşünce kurşunla durdurulamaz.
İdam sehpası, fiziki bir son olabilir; ama ideolojik bir başlangıç da olabilir.
Tarih boyunca idam edilenlerin bir kısmı, öldükten sonra daha güçlü bir politik figüre dönüşmüştür.
Çünkü ölüm, fikirleri susturmaz; çoğu zaman büyütür.
Bu kararın sosyolojik boyutu daha derindir.
Toplumlar adalet duygusunun zedelendiği anları unutmaz.
Bir kuşak, idam edilenleri bir "mağduriyet hafızası" olarak taşır.
O hafıza, yıllar sonra bile siyaseti etkiler, gençliği etkiler, hatta dilimizi bile etkiler.
Bir toplumda gençlerin idam edilmesi, sadece üç kişinin ölümü değildir;
o toplumun geleceğe dair umutlarının tartışmaya açılmasıdır.
Bu olayın özgürlük boyutu ise daha evrenseldir.
Fikirle mücadele etmek yerine, fikri savunanı ortadan kaldırmak; aslında düşünceye karşı zayıflığın ilanıdır.
Özgürlük, yalnızca aynı fikirde olanların konuşabilmesi değildir.
Asıl özgürlük, karşıt düşüncenin de var olabilmesidir.
Çünkü demokrasi, yalnızca sandık değil; aynı zamanda fikirlerin yarışıdır.
Ve tarih bize şunu öğretmiştir:
İdam edilen bedenler toprağa girer,
ama idam edilen fikirler toprağın altından filiz verir.
Bugün hâlâ o üç isim tartışılıyorsa,
bu durum bize tek bir gerçeği gösterir:
Devletler güçle hükmedebilir,ama kalıcı olan her zaman düşüncedir.
Tarih zalimleri affetmez mi?
Belki.
Ama tarih daha çok şunu yapar:
Kimin korktuğunu, kimin konuştuğunu, kimin susturduğunu ve kimin susturulamadığını kaydeder.
Ve bazı isimler,
idam sehpasından iner,
ama hafızalardan asla indirilmez.
LEYLA YILDIZ ATAHAN